Yazımına ara verdigim hikayeyi iddialı bir şekilde devam ettiriyorum... Yorumlar için şimdiden herkese teşekkürler...
Uzun ve çok etkili olduguna inandıgım 5. bölüm sizlerle...
13.00
Gözlerimi kücük, karanlık bir hücrede açtım. Yer tozlu, parmaklıklar son derece paslıydı.. Keskin bir rutubet kokusu burnumu felç ediyor, soğuk hava damarlarımda geziyordu… Farelerin alaycı gülüşlerini duyabiliyordum. Buraya nasıl geldiğimi hatırlamıyordum.. Biraz kendime geldiğimde dışarıdaki bağrışmalara kulak verdim.
- Seni şehre işe yaramaz bir sokak çocuğunu kaçırasın diye mi gönderiyoruz? Bir de gelmiş utanmadan övünüyorsun esir getirdim diye!
- Efendim, şehri koruyan nöbetçiler cok dikkatliydiler, şehir içine sızmama imkan vermediler. Şehir dışında ise bir tek bu kücük cocuk vardı.
- Yıllardır sana egitim verdik ama sen iki üç tane nöbetçinin üstesinden gelemiyorsun. Zenginler, güclü insanlar, gücünden ve parasından yararlanabilecegimiz herkes şehirlerde. Şehirlerin dışındaki ormanlarda da ya belanı bulursun ya da getirdiğin gibi ufak, sümüklü, ugursuz veletleri. Sen beceriksiz bir askersin!
Genç asker, komutanına cevap verme cüretini gösteremedi. Boynunu yere eğdi. Gözlerini yerden kaldıramıyordu. İç güdüsel bir güç, utancın gücü, gözlerini yere dogru bastırıyor, başka yöne kıpırdamalarına izin vermiyordu.
Dışarıdaki sesler kesildiğinde aç bir farenin ayagımı kemirmeye calıstıgını farkettim..
“Aaaaaa” …
Cığlığımla beraber savusturdugum tekmeyle fare benden uzaklaştı.
- Çıkarın beni buradan!.
Dizlerim üstüne çöktüm. Var olan bir damlacık gücümde tükenmek üzereydi. Başımı demir parmaklıkların arasına sıkıştırıp burdan kurtulmak için tanrıya yalvarmayı düşündüm. Ama vazgeçtim. Benim için ne zaman iyi bir şey yapmıştı ki sanki? Beni bu duruma sokan, boylesine zayıf yaratan aynı tanrı degil miydi?
Düşüncelerimin arasından sıyrıldıgımda simsiyah bir demir kütlesinin bana yaklaştıgını fark ettim. Her bir adımında yerin sallandığını hissediyordum. Fareler ve böcekler coktan ortadan kaybolmuşlardı. Onlar bile kaçabiliyordu, saklanabiliyordu. Ben ise köşeye sıkışmış, bana yapacaklarına razı gelmekten başka seçenegim kalmamış, korkuyordum. Böcekler kadar gücüm yoktu…
Birkaç adım geriye attım. Zırhlı savaşçı demir kapıyı büyük bir gürültüyle açtı. Bu oydu, ormandan beni buraya getiren aşagılık şövalye. Bir adım yakınıma kadar yaklaştı. Zırhının başlıgını cıkardı. Sakallarını yeni traş etmiş olmalıydı. Saçları ise uzundu, kepekleri rahatlıkla farkediliyordu.. Pişkince gülümsedi. Dişleri sapsarı, birkaçı dökülmüş, kalanları da çarpık çurpuktu. Sağ eliyle boynumdan yakaladı beni, sıkmaya başladı…Kafamı, kendi kafasına iyice yaklaştırdı:
- Dua et; efendim seni hemen gebertmemi emretsin; yoksa seni acıya bogarım!..
Donmuştum sanki.. Kıpırdayamıyordum.. Tek bir söz soyleyemiyordum.. Savaşcı, boynumu daha sıkı sıkmaya başladı. Artık nefes almam iyice zorlaşmıştı.. Galiba bu sefer işim bitecekti.. Sol eliyle dudagımın üstüne etkili bir yumruk patlattı.. Korkum ve hissettigim acı yüzünden cıglık bile atamıyordum.. Bir darbe daha, sonra bir darbe daha aynı yere indirdi.. Kanın aktıgını hissediyordum.. Boynumu tuttugu sag eline gelmişti kanım.. Boynumu bıraktı ve eline akan kanımı sesli bir şekilde emdi..
- Bir zehir kadar acı… Lağım suyundan bile daha pis olduguna da suphe yok.. Biraz sonra dışarıda bir ordu senin kanını içiyor olacak.. Biz askerler bir kucuk kaseden, efendimizse senin kafatasından!..
Ben ise kendimi yere bırakmıştım. Bayılmaya calısıyordum, olmuyordu… Uyusam, hiçbirşeyi görmesem, hissetmesem keşke...
Savaşçı sol ayağımı bilegimden tuttu ve beni sürükleyerek dışarı cıkardı. Günler önce öldürülmüş, cesedi kokmaya başlamış, işe yaramaz, pislik yıgını bir leş gibi hissediyordum kendimi.
Başımı kaldırdıgımda onumde kırmızı bir cüppe giymiş, beyaz sakallı bir adam vardı.. Sağ elinde kalın, göz alıcı parlaklıgından keskin oldugu son derece belli olan bir kılıç tutuyordu.. Onun arkasında ise siyah cüppe giymiş, mızraklı bir yıgın asker tek sıra halinde duruyor, büyük bir iştahla kellemin uçurulmasını bekliyorlardı. Kan görmekten zevk alıyorlar olmalıydılar… Akıtmaktan da…
Önümde duran kırmızı cüppeli adamın liderleri oldugu belliydi. Elinde tuttugu kılıcı topraga sapladı:
- Ayağa kalk!
Yavaşça ayağa kalktım..
- Gözlerime bak!.
Gözlerinin içine dogru baktım.. Birkaç saniye bana baktıktan sonra sag eliyle sol yanagıma cok hızlı bir yumruk attı.. Yumruğun etkisiyle yere düştüm. Bu sefer de cıglık atamadım. Sadece hafifçe, sadece kendimin duyabilecegi bir sesle inliyordum..
- Ayağa kalk!
Başımı kaldırdım.. Çok sert bir şekilde bana bakıyordu.. Kalkmassam askerlerinin beni zorla kaldıracaklarını biliyordum, bu yüzden kendi başıma ayaga kalktım. Kalkar kalkmaz aynı yere bir yumruk daha indirdi.. Tekrar yere düştüm. Bu sefer biraz daha sesli inledim, ama bunu da benden başkasının duydugunu sanmıyorum..
- Ayaga kalk!!!
Kalktım, bir yumruk daha vurdu.. Ama bu sefer yere düşmedim, yıkılmamayı başardım.. Onu kızdırmış olmalıydım. Daha sert bir şekilde bir yumruk daha vurdu… Bir kere daha vurdu… Düşmedim.. Bir daha hiç yere düşmedim.. Yanağım şişmişti. Mosmor oldugunu da tahmin edebiliyordum..
- Gözlerime bak!
Gözlerine baktım… Yine sert bir şekilde bana bakıyordu. Ama bu sefer gözlerinde bir kararlılık vardı.. Bunu görebiliyordum..
- Kılıcı topraktan çıkar!
Ne yapacagımdan emin degildim.. Karşımdaki adamın da ne yapacagından emin degildim.. Bana her an yeniden vurabilirdi… Yavaş yavaş kılıca dogru yürüdüm… Her an bir darbe bekliyordum ama lider sadece gözleriyle beni izliyordu. İki elimle kılıcı kavradım.. Topraktan dışarı dogru çekmeye başladım.. İlk denememde yerinden pek oynatamadım.. İkinci kez tüm gücümü kollarıma topladım ve kılıcı kendime dogru çektim.. Biraz yerinden oynamıştı ama topraktan cıkarmayı yine başaramamıştım.. Lidere baktım.. Hiç kıpırdamıyor, yalnızca beni izliyordu.. Gözlerinin içine baktım.. Daha derine, daha derine… Beynindeki damarlara baktım.. Yanağım agrıyordu… Gözlerine baktıkça, derinlere indikçe içimdeki korku duygusu, yerini nefrete, hırsa ve cesarete bırakıyordu… Gözlerimi kılıca yönelttim.. Ölümüm orda, topragın içindeydi.. Nefret… Sinir… İsyan… Bütün duygular, bastıgım topragın altındaydı… Kılıcı tuttum ve kendime dogru sahip oldugum gücümün yanısıra, inancımı da kullanarak kendime çektim… Kalın, buyuk, keskin kılıç avuçlarımın içindeydi…
Lider sinsice sırıttı.. Gözleriyle arkamdaki sövalyeye bakıyordu… Beni esir getiren sövalyeye… Sag eliyle arkasına dogru bir işaret yaptı… 6 siyah cüppeli asker bir ok gibi yerinden fırladı, şövalyeyi yere yatırıp, ellerini hemen yanıbaşındaki agaca, ayaklarını da birbirine zincirlediler…
- Efendim, ne yapıyorsunuz? Neler oluyor?
Olanlardan bende tam olarak bir şey anlamıyordum.. Lidere baktım.. Gözlerinin içine baktım.. Evet ordaydı.. Nefret… Hissettigim nefret, gözlerindeydi… Bana baktı, sag eliyle yerde yatan sövalyeyi işaret ederek bagırdı:
- ÖLDÜR!
Yerde çaresizlik içinde yatan savaşcıya baktım.. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.. Biraz önceki hain, güclü ve gaddar halinden bir parça eser yoktu..
- Efendim! Beni bağışlayın, size yalvarıyorum. Yıllardır sizin için çalıştım, size karşı sadakatimi her zaman korudum, hayatımı sizin için ortaya koydum, savaştım, yaralandım, öldürdüm...! Ölmeyi hak edecek ne yaptım?
- Bütün beceriksizler ölmeyi hak eder!
- Efendim nolur, yapmayın efendim!. Çok çalışacagım, sizin için herşeyi yaparım efendim. Beni öldürmeyin…
Lider bu sefer zavallı savascıya cevap vermedi.. Yeniden bana döndü ve son emrini tekrarladı:
- ÖLDÜR!
Nefret.. Bu sefer kalbimdeydi…
Kılıcımın ucunda ise: İntikam…
Yavas adımlarla yerde yatan adama yaklaştım.. Gözlerine baktım.. Yalvaran bakışlarla bana bakıyordu.. Aglıyordu, gözyaşları yanagından süzülüyordu… Adamın yanında diz çöktüm..
- Ne olur, öldürme…
Yalvardıkça nefretim cogalıyordu… Kulagına egildim ve fısıldadım:
- Dua et de liderin seni hemen öldürmemi emretti; yoksa seni ACIYA BOGARDIM!
Ayaga kalktım.. Korku bu sefer onun gözlerindeydi… Benimse bütün duygularımın elimdeki kılıcın keskinliginde toplanmıştı… Kılıcımı havaya kaldırdım, savascının yaklaşan ölümü hissetmesi için birkaç saniye kılıcı havada tuttum… Büyük bir hışımla kalbine indirdim… Yaptıgım öldürmek, aldıgım intikam, hissettigim sönük bir nefret ve tatlı bir mutluluk, çektigim acı, içimdeki güc, ayakta, dimdik ben!.. Ben kimdim?