İnternet denen bir şey var. Yeniçağ yorumuna mahkum değiliz yani. Yazının tamamını ekleyeyim, ne anlatılmaya çalışıldığı yeterince açık zaten:
Kürt meselesinin palavra kaldırmadığı zaten uzun zamandan beri biliniyordu. Aslında devletin geçmişteki tutumu bir yandan ‘Kürt yoktur’ derken, aynı zamanda Kürtleri çok önemsediğini de göstermekte. Zaten bu ‘Kürt yoktur’ söylemi de Kürtleri tanımanın değil, Kürtlerle mücadele etmenin aracıydı. Ama sahte gerçeklikler yaratmak Cumhuriyet rejiminin sıkça başvurduğu taktiklerden biri. Farklılıkların eşit bir biçimde birlikte yaşayabilmesini mümkün kılan bir sistemi tehdit olarak algıladığı için, Cumhuriyet idaresi bizzat Türkiye toplumu içindeki farklılıklara da ‘yabancı’ muamelesi yaptı ve onları başka bir ülkenin vatandaşları gibi değerlendirdi. Dolayısıyla toplumsal eşitliği ve özgürlüğü geliştirecek, söz konusu farklı kimliklere haklarını teslim edecek her adım bir ‘taviz’ olarak görüldü. Sanki Türk kimliğini temsil eden devlet ile diğer kimlikler arasında bir çatışma ve pazarlık süreci yaşanmaktaydı ve devletin asıl amacı bu çatışmayı kazanmaktan ibaretti.
Meseleye böyle bakıldığında ‘Kürt yoktur’ söyleminin taktiksel işlevini de anlayabiliyoruz. Olası bir pazarlık sürecine en geriden başlamanın avantajı açık... Ayrıca toplumu bu yönde manipüle etmenin getirdiği bir psikolojik üstünlük de söz konusu. Bu yaklaşım Ergenekon soruşturması çerçevesinde karşılaştığımız darbe girişiminin pek de ‘post modern’ sayılamayacağını gösteriyor. Çünkü Türkiye’de devlet toplumun bir bölümünü kendi istediği yönde hareketlendirmede epeyce deneyimli... Bu hareketlendirmenin zeminini ise, Batıdaki uygulamaların aksine, toplumun cahil bırakılması veya kasıtlı yanlış bilgi ile doldurulması teşkil ediyor.
Cehalet seviyesi ayarlanmış toplumlarda, büyük meselelerin ‘çözümünde’ bazen çok uygun koşullarla karşılaşılabiliyor ve o zaman devlet fırsatı pek kaçırmıyor. Basit bir örnek vermek gerekirse Varlık Vergisi’nin 2. Dünya Savaşı yıllarında uygulamaya konması, ya da daha geri gidersek Süryani ve Ermeni Tehcirleri’nin 1. Dünya Savaşı yıllarına denk gelmesi gibi... Böylesi konjonktürel durumlar, her ülkenin uluslararası hukuki normlardan uzaklaşabilmesini ve böylece hukukun dışına çıkabilmesini sağlıyor. Yapılanlar yapanın yanına kâr kalırken, yaşananlar da ‘o dönemde bazı şeyler olmuş ama savaş varmış’ mantığı içinde tarihe gömülüyor.
Böylece uzun zamandır süregelen ve çözülemeyecekmiş gibi duran bazı sorun alanlarında devlet ve dolayısıyla Türk kimliği lehine kalıcı büyük hamleler yapılabiliyor... Bu kendine özgü tarihi Türk kimliğine sahip olanlar pek bilmiyor ve zaten pek de ilgilenmiyorlar. Çoğu devletin kendilerine sunduğu ideolojik ‘bilgi paketinden’ hoşnut olarak ve vatandaşlığın gerektirdiği cehaleti sahiplenerek hayatlarına devam ediyor. İtiraz eden bir azınlık ise ötekileştiriliyor ve hainliğe kadar uzanabilen bir yelpazede sığınmacı konumunda kalıyorlar.
Ne var ki diğer kimlik sahipleri açısından tam tersine bir durum var. Örneğin gayrımüslimler bu ‘devlet tarihini’ çok iyi bilirler ve kendi kimliklerini biraz da söz konusu tarihin bilinir hale gelmesi sayesinde ayakta tutarlar. Aynı durum Kürtler için de geçerlidir... Böylece ortaya garip bir durum çıkar: ‘Türkler’ ne denli unutmaya eğilimli iseler, ‘Kürtler’ de o denli hatırlamaya eğilimlidir...
Diğer taraftan devletin karşısına aldığı kimlikler etrafında siyaset yapanlar, karşılarında çatışmacı, konjonktürü kollayan, güvenilemeyecek bir hasım olduğunun farkındadırlar. O nedenle onlar da kendi pazarlık güçlerini azamileştirmeyi esas alırlar. Devlet karşısında eşitsiz bir konumda olmak ve düşünce özgürlüğüne izin vermeyen bir cumhuriyet rejimi içinde yaşamak ise, pazarlık gücünün azamileştirilmesini çoğu zaman silahlı bir güç haline gelmekle bağlantılı kılar. Kısacası PKK’nın bir şiddet kullanan örgüt olarak ortaya çıkışı, devletle eşitlik arayışını da ima etmektedir. Diğer taraftan bugün PKK’nın varlığı ise daha da işlevseldir, çünkü bu örgütün eylemlerini desteklemeyen Kürtler açısından bile PKK devlet karşısında bir pazarlık unsurudur.
Bugün PKK’nın silahsızlanmasından söz edenler Türkiye Devletinin Kürt belleğindeki tarihinin farkında değilmiş gibi davranıyorlar. PKK gerçekten de silah bırakabilir, hatta bunu isteyebilir de... Ama mümkün olabildiğince de bırakmayacaktır, çünkü Kürt toplumu devlete güvenmemektedir. PKK’nın ‘siyasallaşması’ adı altında Kürtler üzerinde daha da tahakkümcü bir rejimin kurulmayacağının hiçbir garantisi yoktur ve böyle bir garantiyi verebilecek bir devlet mercii de bulunmamaktadır. Çünkü tarih bu tür garantilerin boş olduğunu kanıtlamış durumda...
Bu yıl 1909 Adana katliamının yüzüncü yıldönümü... Birilerinin unutturmaya, başkalarının ise hatırlamaya çalıştığı bir olay. İkinci Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra patlayan çatışmanın temelinde Ermeni ailelerin elindeki servetin cazibesi yatıyordu. Sınırlı çapta başlayan ama hızla silahlı ‘sataşmaya’ varan olaylarda her iki taraftan da az sayıda insan ölürken, Ermeniler beklenmediği kadar dirençli çıkmışlardı ve güven duymadıkları için silahlarını teslim etmeye de yanaşmamaktaydılar. Bu durumda Meclis bir silahsızlandırma kararı aldı ve giden heyet Ermenileri de ikna etti. Ermeniler silahlarını teslim ettiler... Sonraki günlerde otuz bin kişi katledildi...
Bugün Kürtlere PKK’nın silah bırakmasının ne denli ‘doğru’ olduğunu anlatabilirsiniz. Aslında onlar da aynı şekilde düşünüyorlar, barışın ancak silahsız bir ortamda sağlanabileceğini biliyorlar. Ama bu toprakların tarihini de biliyorlar ve devlete güvenmiyorlar. Mesele budur...